yunuskusan1 @ hotmail.com

SENİN NİNOVAN NERESİ?-2

B-Nebevi Bir Haraket: Davet

 Rabbimiz davet çalışmasını, ‘iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek’ olarak (Tevbe-71), davet çalışmasını yapan her Müslümanı da ‘güzel sözlü’ olarak tanıtır. (Fusilet-33)

 Rabbimiz davet, tebliğ ve irşat görevini mümin kadın ve mümin erkeklerin bir özelliği olarak belirtirken, (Tevbe-71)davet ve tebliğ çalışmasını insanlara bir ‘hatırlatma’, bu hatırlatmanınsa insana fayda vereceğini söyler. (Zariyat-55)

Rabbimiz, davet ve tebliğ çalışmasını yapan topluluğu,(cemiyet, cemaat, dernek, vakıf) hayırlı bir ümmet olarak görür ve öyle de açıklar.(Ali- İmran-110)

  Nebevi bir hareket olan davet ve tebliğ çalışması: bencilce bir din anlayışını yıkarak, toplumsal bir iyiliği inşa etmeyi hedefleyen bir çalışmadır. Yok olmuş veya yok olmaya yüz tutmuş vicdanlarımızı tekrar diriltmeye çalışan bir çalışmadır. İnsan nesline, aklına, iradesine gem vurmaya, zarar vermeye çalışanlara karşı mücadele eden bir çalışmadır. İnsanları, Allah’a kul olmaya çağıran ama bunu yaparken de hiç zor kullanmayan bir çalışmadır. Dünyaya merhamet tohumlarını ekmeye uğraşan bir çalışmadır. Zalimlere karşı mücadeleyi şiar edinen bir çalışmadır. Hayvanı, bitkiyi ve tüm nesli koruyan bir çalışmadır. İnsanları toplumsal bir yıkımdan -içki, kumar, zina, hırsızlık, arsızlık ve haksızlıklardan- alı koymaya çalışan bir çalışmadır.

Ve davet çalışması, yeryüzünü ifsada, kana, gözyaşına boğmaya çalışanlara karşı savaş açan bir çalışmadır. Davet ve tebliğ çalışması insanlık için bir hayat iksiridir. İnsanları silkeleyen ve kendine getiren bir çalışmadır. İnsana umut bahşeden ilahi bir çağrıdır. İnsanı özüyle ve Rabbi ile tanıştıran bir çalışmadır.

İnsanın yeryüzü serüveni sürdükçe davet ve tebliğ çalışması da varlığını sürdürecektir.

 Bu çalışmayı yapmak için illa bir ilahiyat fakültesi veya bir medrese tedrisatından geçmeniz gerekmemektedir. Doçent, Dr. Veya Prof gibi etiketlere sahip olmanıza da illa gerek yok. (Bunları yazarken bir müslümanın ilme, bilme, tıbba veya fen’e mesafeli olması gerektiğini kastetmiyorum. Aksine Müslümanların bu alanların en iyileri olması gerektiğinin yanında, bu alanda ki çabaların da davet çalışmasının farklı bir kolu olduğuna inanıyorum.) Çünkü Medine’ye bir davetçi olarak gönderilen Musab B. Umeyr’in hafız olmadan, tefsir veya hadis usulü dersi almadan veya bir mezhebe bağlı kalmadan davet çalışmasını başlattığına şahit oluyoruz. Öyle ki, Hz. Musab, Uhud’da şehit olduğunda Kuran tümüyle yeryüzüne hala nüzul olmamıştı. 

Davetçinin bir simgeye, şekle veya ( bir davetçi olduğunu gösteren) kıyafete ihtiyacı yoktur. Örneğin bir cübbeye, takkeye, muskaya veya bir sarığa... Zira İslam’da diğer dinlerde olduğu gibi bir ‘din adamı’ sınıfı yok.

O halde davet çalışması ve davetçi olmak için neye gerek var?

Samimiyete, ihlâsa, imana, vicdana, merhamete ve bu yolda azığımız olacak olan vahye, kitaba, okumaya, ilme…  

O halde her öğrenci okulunda, her öğretmen sınıfında, her işçi iş yerinde ve her imam kendi mahallesinde davet ve tebliğ çalışmasını başlatarak davetçi olma özelliğini kazanabilir.

Davetçi bu ulvi görevini yerine getirirken, fıtratından uzaklaşan beşerleri rahatsız edecektir tabi. Tehdit edilecek ve belki de bu uğurda canını vererek şehit olacaktır. Her ne olursa olsun bir davetçi, hem bu dünyada ve hem de diğer dünya da Allah’ın seçkin kullarından olduğunu unutmamalıdır.

Rabbimiz bir davetçinin akıbetini Yasin süresinde  (20 – 26) şöyle belirtir.

Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi.

-“Ey kavmim! Bu elçilere uyunuz!” dedi.

-“Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, çünkü onlar hidayete ermiş kimselerdir.”

-“Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibadet etmeyecekmişim! Hâlbuki hepiniz O’na döndürüleceksiniz.”

“Ondan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların (putların) şefâati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar ”

“İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum”

“Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni dinleyin.”

Ve bu davetçi, bu uğurda katledildikten sonra Ona;

-Cennete gir” denilince. O

-“Keşke, dedi, kavmim bilseydi!”

“Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mazhar olanlardan kıldığını !

Hakka davet yolunda davetçiye yapılan türlü türlü tehditler davetçiyi hak yoldan ayırmamalıdır. Davetçi hidayet yolunda tavizsiz ve samimi bir şekilde devam ederse, delalete dalmış hiçbir güç ve kuvvet –Allah’ın korumasıyla- ona zarar veremezler. (Maide-105)

Toplumda yaşanan bozulmuşluğa, günaha ve ifsada ses çıkarmayan, müdahale etmeyen ve alıkoymayan her Müslüman, vurdumduymazlığının hesabını Allah’a ağır verecektir. Ki insanları uyarmayan, günaha, zulme ve ifsada sessiz kalanların tavrı ne insani ve ne de İslami’dir. “…Onlar, (İsrâiloğulları) birbirlerine hiçbir münkeri yasaklamadılar. Yemin ederiz ki yapmakta oldukları şey çok kötü idi…” (Mâide- 78-79)

Yaşayarak şahit olunan çağda;  insana ve her türlü canlıya reva görülen haksızlık ve zulme sessiz kalmayı tercih eden ümmeti yok ederek onun yerine insanlara iyiliği emreden ve insanları kötülükten alıkoyan yeni bir ümmeti var eder. (Fatır -16) Ve bunlar, yaptıkları hayırlı çalışmalardan dolayı Allah’ın kendilerinden hoşnut olduğu ve onlarında Allah’tan razı olduğu bir ümmet olurlar.(Beyyine-8)

 Din adına çıktığını idda ederek insanları tekfir eden, kendi mezhebine veya itikadına uymadığı için insanları katledenler İslam’ın ruhundan hiç anlamamışlardır. Oysa İslam; yok eden, katleden bir dinin aksine doğruya, hakikate, adalete, iyiliğe ve merhamete çağırarak insanları dirilten bir dindir.  İslam’ı bir savaş dini, İslam peygamberini de bir kılıç peygamberi olarak tasavvur edenler Rahman, RAHİM, Ğafur, Vedud ve Tevvab olan Allah’ı gereği gibi tanımamışlardır. İslam dininin ve son peygamber Hz. Muhammed a.s’ın merhamet dini ve peygamberi olduğuna dair birkaç misal vermemiz gerekirse:

1-Hayber’in fethi sırasında Hayber kapılarına dayanan sahabelerin, Hayber’in sahip olduğu hurma ağaçlarını görünce –kısa bir süre sonra düşecek olan Hayber kalesi ile beraber bağ ve bahçelerinin de kendi ellerine geçeceği- sevinci ve aralarında ki konuşmaları duyan Hz. Peygamber şunu söyler:

‘Ashabım! Bir insanın hidayetine vesile olmanız güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha hayırlıdır.’

2-Mekke’nin fethi sırasında Hz. Ebubekir’in tavrı. O fetih sırasında ilk iş olarak babası Ebu Kuhafe’yi aramaya başlar. Doksan yaşında ki babasını bulan Hz. Ebubekir Müslüman olması için türlü yolları dener ama nafile. Sonunda babasını sırtlanır ve doğru Hz. Muhammed a.s’a gider. Hz. Ebubekir’in ve babasının halini gören Hz. Mıhammed a.s, durumu öğrenmek istediğinde Hz. Ebubekir:

-‘Ya Rasullallah! Gördünüz üzere babam artık çok yaşlı ne yaptıysam iman etmiyor. Ne olur Ya Rasullallah, bana yardımcı olun.  Siz ikna edersiniz diye babamı size getirdim’ der.

Sonuç –Allah’ın hidayetiyle- babası Ebu Kuhafe Müslüman olur. İşte davetçi bir Müslüman da olması gereken dert ve gaye böyle olmalıdır. Peygamber ve davetçi Müslümanların asıl hedeflerini, dertlerini ve gayelerini bu örnekler kısaca özetlemektedir.

Bir davetçinin insanları cehenneme gönderme gibi bir derdi ve çabası olmamalı. Bir davetçinin; İnsanların, cennete girmelerine nasıl vesile olabilirim? Diye bir derdi olmalıdır.

(devamı gelecek)