yunuskusan1 @ hotmail.com

Söze nasıl başlamalı, hangi sözle düşünceler daha iyi aktarılmalı, meramı en açık ve en etkili bir şekilde nasıl ifade etmeli? İnanın bilmiyorum. Müslümanların acınacak hali karşısında öyle ağır duygular içerisinde ve öyle doluyuz ki; dokunsalar ağlayacak türden.  Gerek bölgemizde ve gerekse dünyada yaşanan zulüm ve haksızlıklar karşısında ki çaresizlik, her tarafımızı kilitlemiş durumda. Özellikle Suriye, Irak, Arakan, Filistin ve Kürdistan… Sanki birinin mazlumiyeti diğerlerinin mazlumiyetine ya da birinin özgürlüğü diğerlerinin özgürlüğüne bağlı... Bu hem duygusal hem de sosyolojik anlamda da böyle.

Evet, sevinç ve hüzünleri ortak Orta doğu halkının, kurtuluş ve özgürlükleri de ortak çaba ve direnişleriyle olacaktır. Bu bölgede yaşayan Kürt, Türk, Arap, Süryani ve Yezidi halklar -geçmiş yıllarda olduğu gibi- akrabalık, kardeşlik, komşuluk ve dostluk ilişkilerini ne pahasına olursa olsun diri tutmak ve sürdürmek zorundalar. Özellikle Orta doğu üzerinde hesapları olan ABD, İran, Rusya, İngiltere, İsrail gibi ülkeler ve bu –zalim- ülkelerin taşeronluğunu yapan örgütlerin hain ve kirli tuzakları ancak Ortadoğu halklarının samimi ilişkileri ile bozabilir. Bugün -büyük bir- kaynayan kazan halini alan Ortadoğu ‘Selefi’ Daiş, ‘Şia’ Hizbullah, ‘Marksist’ PYD gibi farklı ırk ve dünya görüşlerine mensup örgütlerinde –kendi kabile veya mezheplerinin çıkarları için- savaştığı bir bölge halini almıştır. Kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan Ortadoğu, önümüzdeki günlerde birçok ülkenin çehresini değiştireceğe benziyor. Ortadoğu’nun –sonunun- ne olacağı veya sonunun nereye varacağı her ne kadar belli olmasa da belli olan bir realite vardır ki o da; mazlum ve mustazaf Ortadoğu halkının mezhep ve kabile çıkarları uğruna yok edilmesi ve katledilmesidir.

Ruh ikizi iki ülke; ‘Vehabi’ Arabistan ve ‘Şia’ İran

  Ortadoğu hesaplarını iyi tutturan emperyalist güçler, sömürü çıtalarını biraz daha yükselterek veya sömürü yelpazelerini biraz daha genişleterek; Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’ı da bu ateşe çekmeye çalışmaktadırlar. (Ki zaten İran, -Esed’e olan desteğiyle- bu kirli savaşın her zaman içindeydi) Türkiye’de ki ‘hendek siyaseti’ ve Suudi Arabistan ile İran arasındaki ‘idam’ çekişmesini başka türlü okumak anlamsız olacaktır. Suudi Arabistan ve İran arasında yıllardır devam eden mezhepsel çekişmeyi fırsata dönüştürmeye çalışan emperyal güçler, Suudi’de Şia din adamlarını astırarak (ki sadece birkaç tanesi Şia diğer çoğunluğu ise Sünni din adamlarıydı), İran’da ise Konsolos yaktırarak ortalığı daha bir kızıştırıp bulandırmanın peşinde. ‘Vehabi’ Suud ile ‘Şia’ İran siyaseti üzerinde biraz durduğunuz veya biraz incelediğinizde; bu iki ülkenin siyasetlerinin çok kirli olduğuna daha iyi şahit olacaksınız. Birinin cübbesinin beyaz diğerinin siyah olması veya birinin sarığının uzun diğerinin de kısa olması sizleri aldatmasın, aslında iki ülkede birbirlerinin ruh ikizleridir.

 Örneğin ‘Selefi’ Suudi Arabistan; zalim ABD ve İsrail ile olan kirli ilişkisinin yanı sıra Mısır diktatörü Sisi’ye olan desteği çok iyi bilinmektedir. ‘Şia’ İran devletiyse ( ABD ve İsrail ile ilişkilerini gizli yürüttüğünü yazmazsak bile) zalim Rusya ve Çin devleti ile olan kirli ilişkilerinin yanında zalim Esed’e olan olağan desteği de çok iyi bilinmektedir. Dışardan çok farklı görünseler bile Emperyal güçlerince ve müslümanların penceresinde bu iki ülke lideri; çok iyi birer kukla aslında.

Mezheplerini vahiyden üstün gören veya mezheplerini din haline getirenleri emperyal güçler farklı bir şekilde kullanamazdı zaten. Daiş’in ve Lübnan Hizbullah’ının cenneti kazanma adına dünyayı cehenneme çevirmelerinin tek sebebi; mezheplerini din haline getirmelerinden başka bir şey değildir. Biri ‘siyah sancaklar’ bir diğeri ise ‘sarı sancaklar’ ile kendini ifade etmektedir. Her iki kesimde ‘Mehdi’nin’ Şam’da çıkacağına inanmaktadır. Bunun içinde Mehdi’nin askerleri olma adına bu savaşı sürdürmektedirler. Zira Şia kesiminin Suriye’de; ‘kim bir Sünni öldürürse cennete girer’ fetvasını ilan etmesinin temelinde başka ne yatabilir ki? Her iki mezhepte Hz. Peygamber’e atfettikleri hadislerin arkasına sığınarak bir birlerinin kellelerini zevkle ‘Allah için(!)’ kesmektedirler. Burada bir soruyu sormadan geçmeyeceğim.

‘Mesih’ bekleyen Hristiyanlar veya Hristiyan mezhepleri birbirlerini dışlamaz ve tekfir etmezken, ‘Mehdi’ bekleyen (ki sahihliği kesin olmayan bir beklenti) Müslümanlar, bu boş beklenti uğruna dünyayı neden cehenneme çevirirler?

Yazının başında belirttiğimiz gibi ‘mezheb fanatiği’ olan Müslümanları, mezhepleri ile birbirlerine düşüren emperyal güçler; ‘kabile fanatiği’ olan Müslümanları da ‘kabile çıkarı’ bahanesiyle birbirlerine düşürerek, oyunlarını daha rahat Ortadoğu’da sürdürmektedirler. Bugün Türkiye’de yapılmak istenende tamda budur.

Evet, aylardır Ülkemizde – özellikle Suriye’ye sınır olan illerimizde- devam eden çatışmalar, Ortadoğu oyununun bir parçasıdır.  Yıllardır devam eden barış sürecinin Suruç patlamasıyla sonlanıp yerini kanlı bir sürece bırakması özelde Ülke’yi genelde de Kürt halkına büyük zarar veriyorvermektedir. Ülke’nin Doğu ve Güneydoğusunda yani Kürdistan’da yaşanan bu kahredici olayları daha farklı ve nasıl okumalıyız? Kürtlerin artık bir kaderi halini alan göç, bugün bir daha tekrar ediyor. Doksanlı yıllarda devletin faşizan uygulamalarıyla köylerinden göçe zorlanan ve şehirlerde sefalet içerisinde yaşayan Kürtler, bugünde kendileri adına savaştığını söyleyen partininörgütün yanlış siyaseti sonucu bir daha kendi evlerinden ve memleketlerinden göç etmek zorunda bırakılmışlardır. Dün köyleri yakılan Kürtler, şehirlerin varoşlarında –bir kamp misali- toplanırlarken bugünde -yanlış siyasetler sonucu- şehirlerin cadde ve sokaklarında alabildikleri birkaç eşya ile yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar. PKK’nin ve HDP’nin bu yanlış siyaseti hem kendi tabanı hem de birçok gazeteci ve aydın tarafından dillendirip yazıldıysa da değişen bir şey olmadıolmuyor. Sonuç mu? Sonuç: genç yaşlarında ölen yüzlerce Kürt ve Türk genci… Örneğin; Gazeteci Levent Gültekin, Azadi Hareketi yöneticilerinden Yavuz Delal, Kürt siyasetçi Kemal Burkay, Vahdettin İnce, Altan Tan ve Arş. Yaz. İbrahim Sediyani gibi aydın, siyasetçi ve gazeteciler hendek siyasetinin yanlış olduğunu dillendiren veya yazanlardan sadece bir kaçı. Nedir o zaman yapılmak istenen. Kürt halkını batıya yani ‘Türk halkının merhametine’ ve kucağına yollayanzorlayan, devletin polis ve askeri için Kürt anne ve babalarına dua ettiren bu strateji ve siyasetin adı ne? Neymiş adı? Öz savunma. Öz savunma, öz yönetim veya hendek siyaseti ile başlayan sürecin Kürt halkına olan faydası veya zararını yazmadan evvel öz savunma, öz yönetim ve hendek siyaseti mantığı üzerinde biraz durmak istiyorum.

 Öz savunma -kendini savunma-; dışarıdan gelen saldırılara veya canınıza, malınıza, namusunuza kastedildiği an yapılır. Hukuki anlamda ‘nefs-i müdafâ’ olarak ta bilinen bu hak, insanoğlunun doğal bir refleksi ve mecburi bir savunma sistemidir. Konumuzla bunu ilişkilendirdiğimizde şu soru akla gelmektedir. Bugün Kürdistan topraklarında ilan edilen (ki Kürt halkı tarafından destek görmeyen) ‘öz savunma’ kime ve neye karşı yapılmaktadır? Kürdistan bölgesinde evleri talan eden, halka zulmeden, halkı yok etmeye çalışan, onlara işkence yapan, mallarını gasp eden, zengin Kürt halkından haraç isteyen, Kürt halkının camisini yakan ve kendileri gibi düşünmeyenleri ölümle tehdit eden hangi düşmana karşı öz savunma sistemi yapılmaktadır? Hadi diyelim ki Kürt halkına -devlet tarafından- böyle bir zulüm reva görülüyor.

 

 O zaman:

1-      Halkın bu zulme karşı toplu bir öz savunma yapması gerekmez miydi? Neden koskoca ilçe sadece 30 ile 40 kişiden oluşan gençler tarafından savunuluyor? Ve kendilerini savunan bu gençlere halk tarafından neden büyük bir destek yok?

2-      Devletin bu haksız saldırılarına karşı halk -doğal olarak-, eline geçirdiği alet veya basit silahlarla kendini savunur veya savunması gerekmektedir. Lakin bugün, halkın! (gençlerin) elinde basit silahlardansa ağır silahlar görülmektedir. Örneğin halkın evinde pompalı tüfek hatta -biraz daha abartalım-keleş çıkması gerekirken ne ilginçtir ki bugün evlerde uçak savar veya roket atar gibi ağır savaş silahları neden çıkmaktadır?

3-      Öz savunma sistem ve mantığında kendini savunan halk ne pahasına olursa -ölünceye kadar- evini ve topraklarını korur. Fakat bugün, öz savunmanın ilan edildiği Cizre, Silopi ve Sur’da halk, evlerini kendi isteğiyle boşaltıyor veya devletin sokağa çıkma yasağına itiraz etmeden uyabiliyor.

4-      Öz savunma yapan halk ibadet ettikleri camileri, tedavi oldukları hastaneleri, hastaların taşındığı ambulansları ve çocuklarının gittiği okulları yakıp yıkmazken bugün, -öz savunmanın ilan edildiği yerlerde- camiler, okullar ve ambulanslar neden yakılıp yıkılmaktadır?

 Kazılan hendekler ve yerlere döşenen tonlarca mayınlar üzerinde de biraz mantık yürütüldüğünde hendek kazımı ve yere döşenen mayınlar normalde, düşmana zarar verme veya düşmanı yavaşlatma adına yapılır. Öz yönetimin ilan edildiği yerlerde ise kazılan hendekler ve döşenen mayınlar düşman ilan edilen devletten çok Kürt halkına zarar vermektedir. Kürtlerin rutin hayatını aksatmakta veya yavaşlatmaktadır. Örneğin; esnaf iş yapamamakta, memurişçi işlerine ve çocuklarda okullarına gidememektedir. Yani anlayacağınız ölen, işsiz kalan, cahil kalan, evsiz kalan ve malı talan edilen Kürtlerden başkası değildir. Bugün yaşanan bu savaş ve kargaşa ‘bir gerçeği’ bir daha görmemize vesile kıldı ki o da; dış mihrapların Türkiye’yi Suriyeleştirme politikasıdır. Bunu görmemek veya anlamamak için galiba çok ‘saf’ olmak gerekiyor. ‘Böl, parçala ve paylaş’ niyetiyle Ortadoğu’yu karıştıranlar, Türkiye’de de bu ameliyatı yapmak istiyorlar lakin Türkiye’de umduklarını bulamayacak ve hedeflerine ulaşamayacaklardır. Çünkü Türkiye; halkının iç içe geçmiş bir toplum yapısının yanı sıra kardeşlik, vefa ve fedakârlıklarla dolu bir tarihi vardır. Ve bu sayede Türkiye toplumunu oluşturan -Kürt, Türk, Çerkez, Roman ve Arap- toplumlar zamanla tek bir millet halini almayı başarmışlardır.

 Öz yönetim konusuna gelince bu konuda çok şeyler yazıp çizmeye gerek yok. Çünkü Kürdistan’da ki Büyük Şehir ve diğer Belediyelerin çalışmaları gözler önünde. Tek kelimeyle büyük bir fiyasko… Doğuda bulunan diğer diğer Kürt şehirleri olan G. Antep, Erzurum ve Ş. Urfa’nın çehresi her geçen gün daha bir modernleşirken, diğer Kürt şehirleri neden bir türlü gelişememekte ve modernleşememektedir. Yani anlayacağınız belediye yöneticiliği konusunda sınıfta kalan bir sistem bir ülke yönetiminde nasıl başarılı olabilir? Belediyecilik konusunda Kürt halkından tam bir güven ve iyi bir puan alamayanlar, öz yönetim konusunda Kürt halkından tam bir güvenoyu nasıl alacaktır?

O halde…

1-Kürt halkı için savaştığını söyleyen PKK, PYD veya PYS Kürt halkının daha fazla mağdur olmaması için şehir dışına hemen çıkmalı ve mücadelesini kırsalda vermelidir.

2-Devlet, Kürt halkına karşı olan sert müdahalesini bırakarak halka karşı merhametli olmalı ve onları kucaklamalıdır.

3- Devletin kolluk görevlileri Kürdistan’da duvarlara ırkçı söylemleri yazmaktan bir an vazgeçmelidir.

4-Devlet sokağa Çıkma yasağını ya kısa tutmalı yada halka farklı alternatifler sağlayarak onları evlerinden çıkarmalıdır.

5-Devlet mağdur olan halka ve esnafa yardım etmeli ve zayiatlarını derhal gidermelidir.

6-Sosyal medya veya tv programlarında halkı galeyana getirecek tartışma ve söylemlerden vazgeçilmelidir.

7-Her iki taraf ırkçı ve faşizan söylem ve eylemlerinden vazgeçmelidir. 

Bugün Türkiye’de yaşanan savaş ve kargaşa ortamının özellikle Rusya, İran, Almanya ve İsrail gibi devletlerin işine yaradığını tüm Türkiye halkı iyi bilmelidir. Bu savaş ve kargaşa ortamından biri zaferle çıkacaksa o da ‘fitne’ devletlerinden başkası olmayacaktır.