yunuskusan1 @ hotmail.com

İSLAM DÜNYASINDA ‘DİN - AKIL’ İLİŞKİSİ

 

   İslam dünyasına veya Müslümanlara; ‘aklın dinde veya Allah nazarında ki yeri nedir?’ diye bir soru yöneltildiğinde acaba nasıl bir cevap alınır?

Nasıl bir cevap alınır bilinmez lakin, yüzyıllardır İslam dünyasında yaşanan kaos ve sıkıntılara bakıldığında bu sorunun cevabına bu bölgelerde rastlayabilir veya görebilirsiniz.

 İslam dünyasında yaşanan sıkıntıların temel nedeni olarak sadece ‘akıl nimetinin hayatın dışına itilmesi’ olarak görebiliriz.“İyi bilin ki Allah katında canlıların en şerlisi aklını kullanmayan (gerçek) sağır ve dilsizlerdir. (Enfal:22)Bu tespitimiz size abartılı gelebilir ama bu tespitimizin diğer nedenlerle kıyaslandığında birinci sırada yer alacağı iddiasında bulunabiliriz. Buna paralel olarak İnsanlığa merhamet, adalet, huzur ve mutluluk getiren son din İslam, neden bugün terör, şiddet, ihanet, cehalet ve fakirlikle anılmaktadır?  İmdi, ne oldu da dünyaya saadeti, barışı ve huzuru getirme iddiasında bulunan Müslümanlar (ki son peygamber Hz. Muhammed As. bu saadeti yaşadığı dönemde tün dünyaya ispatlamıştır.) bugün bu iddialarının aksine huzur ve barışa (diğer toplumlara nazaran) daha fazla muhtaç hale gelmiş durumdalar?

  Alimlerin çoğu İslam dünyasının geri kalmışlığı ve çaresizliğinin nedenleri üzerine kafa yormuş olmalı ki sonuç olarak, birkaç rivayeti (ki Hz. Muhammed’e atfedilen bu rivayetlerin sahihliği bazı âlimler tarafından zayıf görülmüştür) delil göstererek adeta topu taca atmışlardır. Ve böylelikle bu önemli sorunu çözdüklerini zannetmişlerdir.

Bu rivayetlerden birkaç tanesini örneklememiz gerekirse:

1-Hz. Muhammed a.s’ın; ‘kendisinden sonra Müslümanların başına gelecek musibetler ile ilgili (gaybi) rivayetleri.

2-Müslümanların ‘garip gelip garip gideceği’ ile ilgili rivayetleri.

3-Başa gelen tüm musibetlerin ‘Allah’ın bir kaderi olduğuna’ dair görüşler.

4-Yaşanacak musibetler sonucu ‘Mehdi ve Hz. İsa’nın bir kurtarıcı olarak geleceği’ ile alakalı rivayetler.

 

 Bu ve benzeri birçok rivayet Müslümanlara tembellik, korkaklık, ümitsizlik ve geri kalmışlıktan başka bir şey getirmemiştir. Bu ve benzeri rivayetleri, dinin asıl kaynağı olan Kur’an’a götürdüğümüzde onun karşısında bu rivayetlerin bir bir döküldüğüne şahit oluyorsunuz.

Çünkü:

*Kur’an, gaybı sadece Allah’ın bilebileceğini söyler. (Neml-65)

*Kur’an, ümitsizliğe girilmemesi gerektiğini ve ölümün geleceği vakte kadar çalışmayı, uğraşmayı, kulluk yapmayı önerir. Yani karşılaşılacak her türlü soruna çözüm bulmamızı bizden ister. (Hicr-55, Hicr-99)

*Allah, Kur’an’da tüm insanlığın öleceğini ve ölenlerin isteseler bile bir daha dünyaya geri gelemeyeceğini söyler. Böylelikle Mesih veya mehdi anlayışının çaresiz bırakılmış insanların ümit bağladıkları bir hayal ürünü olmasından başka bir şey değildir. Son kitap Kur’an ve son nebi Hz. Muhammed ile bu son-kutsal mesaj tüm insanlığa iletilmiştir.  Dolayısıyla da Kur’an, dileyenin bu mesaja uyabileceğini dilemeyeninde bu mesajı inkâr edebileceğini –yani insanların özgür bırakıldığını- bizlere bildirmektedir. (Muminun-99-100, Enbiya-34, Ahzap-33,40, Kehf-29)

   Yüzyıllardır İslam ümmeti bu ve benzeri hikâyelerle oyalandı durdu. Oysa -İslam dünyasında- asıl kopuş, toplum veya beldelerde değil insanın kendin fıtratında başlamıştır. Yani kopuş, Müslümanların  ( insanı hayvandan ayıran ve beşeri insan kılan) akıl nimeti ile aralarına mesafe koymasıyla başlamıştır. Evet, ne zaman ki (dini anlama adına) aklın yerine duygu, sezgi ve zannı yerleştirdik işte o zaman din Allah’ın dini olma özelliğini kaybetti. Çünkü akıl olmasa vahiy neye hitap edecek?  Akıl olmasa vahiy nasıl anlaşılacak? Ve akıl olmasa Allah nasıl bilinip ve ona nasıl kulluk yapılacaktı?

 Akıl, Allah’ın yarattığı en önemli güçlerden biri, vahiy de Allah’ın gönderdiği kuralların bütününü teşkil etmektedir. Bu bize şunu ifade ediyor: Akıl ile vahiy ilahi kaynaklıdır. Akılda önce yaratılmışlık vardır. Başka bir ifadeyle, Allah önce aklı yaratmış, sonra vahyi göndermiştir. Onun içindir ki akıl, vahye ev sahipliği yapmış ve yapmaktadır. (1)

Akıl olmasaydı peygamberlikte olmayacaktı. Zira İmam-ı Cafer bu hakikati şöyle tanımlar:

‘Akıl insanın içindeki peygamber, peygamber de insanın dışında ki akıldır.’

 Dolayısıyla vahiy akıl olmadan anlaşılmaz, akıl da vahiy olmadan doğruyu bulamaz. Unutulmamalıdır ki, dinin iyi anlaşılması ve yaşanması tamamen aklın aktif ve doğru bir şekilde kullanılmasına bağlıdır.

  “Akıl da diğer bütün eşya gibi yaratılmıştır. Ayrıca ona özelliği (kaderi) verilmiştir. Bu özellik; düşünmek, muhakeme etmek, algılamaları değerlendirmek ve azm(karar) etmektir. Akıl öyle bir mekanizmadır ki, ona bir bilgi ulaştığında ya da hafızada bulunan bilgilerle (mükteseb bilgiler) ancak düşünme ameliyesini gerçekleştirebilmekte, mukayese ve muhakeme yapabilmekte ve sonuç olarak karar verebilmektedir. Bir bakıma nasıl dişler, yemek borusu, mide, bağırsaklar, diğer teferruâtı ile bir sindirim cihazını oluşturuyorlarsa, akıl da bir düşünme cihazıdır. Nasıl bu organlar sindirilmek üzere kendilerine bir şey gelmedikçe sindirim işi yapamazlarsa, akıl da gerek beş duyu vasıtasıyla bizzat algıladıklarını, gerekse ilka’(vahiy) yoluyla kendisine gelenleri öylece değerlendirmektedir. Aklın düşünme cihazı olduğu hemen birçok âyette anlatılmakta ve düşünülmesi gereken şeyler söylendikten sonra “Düşünmez misiniz? Akletmez misiniz? Düşünesiniz diye..” gibi ifadelerle bağlanmaktadır âyetler. Birçok misaller verilerek düşünmeyi kolaylaştırma, anlamayı mümkün kılma yolu devamlı açık tutulmakta, mütemadiyen teşvik edilmektedir. “  (2 )

Akıl, Allah’ın insanoğluna iyi ile kötüyü ayırt etmesi için verdiği en yüce emanettir.(3)

Rabbimizin insana verdiği bu mükemmel nimet-emanet; doğru ve yerinde kullanılmadığı zaman işte bugün ki manzara ile karşı karşıya geliniyor. Bu vakıayı sadece Müslümanlar için düşünmek yanlış olur tabi ki. Bu vakıa- realite tüm insanlar için geçerlidirÇünkü bu bir sünnetullahtır.  Yani Allah’ın bir kanunudur.  Dolayısıyla, atıl durumda olan (yerinde ve zamanında kullanılmayan) akıl her türlü felakete mahkûmdur.

“… Ve O aklını kullanmayanları pisliğe mahkum eder!” (yunus 10:100)

 Akletme kavramı Kur’an’da 49 defa, düşünme kavramı 84 defa geçmektedir. Yani bu kavramlar Kur’an’da toplam 133 defa geçmektedir.  Akletmenin, düşünmenin ve sorgulamanın Kur’an’da bu kadar çok yer alması bu konunun ne kadarda önemli olduğunu bizlere göstermiyor mu sizce? Bununla beraber bir hakikati daha belirtmemiz gerekiyor. Bu hakikat; Hz. Musa’nın yol arkadaşı (toplum tarafından ‘Hızır’ olarak bilinen) Hz. Musa’ya bilmediği birçok şeyi öğretenzat ile Balkız’ın tahtını bir göz kapayana kadar Hz. Süleyman’ın huzuruna getiren zatın özelliği onların ne Hızır!’ ne de sade bir cin olmalarından kaynaklanıyordu. Bir peygambere yol gösteren ve ona bilmediğini öğreten bu zatların özelliği onların ilim yüklü bilgin-âlimler olmalarıydı. (Neml-40, Kehf-66)

 

 

Zira:

Akıl nimetini kullanmak, (tefekkür) düşünmektir.

Akıl nimetini kullanmak, geçmişi düşünmek (tezekkür) demektir.

Akıl nimetini kullanmak, geleceği düşünmek (tedebbür) demektir.

Akıl nimetini kullanmak, geçmişle gelecek arasında bir bağ kurmak (taakkul) demektir.

Akıl nimetini kullanmak, geçmiş-gelecek arasındaki bağdan yola çıkarak iyi bir sonuç (tefakkuh) elde etmektir. Bu önemli kavram ve yöntemler, bir akıl yürütme metodolojisidir.

Bir daha belirtmemiz gerekirse; İslam dünyasında düşünme ve sorgulamanın devre dışı bırakılmasıyla oluşan önemli boşluk, (Budizm ve Hinduizm dünyasından transfer edilen) duygu, his ve zanni kavramlar ile dolduruldu. Böylelikle akleden aktif bireyin yerini, nefsi terbiye etmekle uğraşan, mistik, sönük ve pasif bireyler aldı. Yüzyıllardır bizlere sunulan böylesi bir din algısı, ne teorik vahiy Kur’an’da ne de pratik vahiy peygamber hayatında yer almaktadır.

İslam Dünyasının Yahudi Ve Hristiyan Dünyası İle Benzerliği

 İyi bilinmelidir ki, Yahudi ve Hristiyan dünyası, (dünyadan el etek çeken,  münzevi bir hayata kendini adamış) pasif bireyler yetiştirme adına kutsal kitaplarını elleriyle yazmıştır. Öyle ki bu yazılanların ilahi bir söz olmadığının farkına varan ve itiraz edenler ise toplumdan dışlanmışlardır. Örneğin Yahudi bir düşünür olan Skonoza; ‘Tevrat bir beşer tarafından yazılmıştır’  dediği için Yahudi din bilginleri tarafından ‘herem’  edilmiştir. Yani toplumdandışlanmıştır.

 Yahudilikteki ‘herem’ kavramı ve anlayışı;  Hristiyanlarda ‘aforoz’, Müslümanlarda ise ‘tekfir’ adını alarak vücut bulmuştur.

 Hristiyan dünyasında ise, özellikle orta çağda akleden, sorgulayan ve düşünen aydın kesim, engizisyon mahkemelerinde yargılanarak cezalandırılmıştır. Hristiyan dünyasını adım adım takip eden İslam dünyasının da -bu konuda- Hristiyanlardan eksik bir yanı kalmamıştır maalesef.

 Örneğin İbn- Arabi’nin şahit olduğu bir hadise bu iddiaya iyi bir örnek niteliğindedir. O şöyle anlatır:

‘Ben Merakeş yolunda bir grup insanın önlerine kattığı merkep ile ilerlediklerini gördüm. Merkebin bir yanında bir ceset diğer yanı ise kitaplarla yüklenmişti. İnsanlara cesedin kime ait olduğunu ve nereye gittiklerini sorduğumda bana şu cevabı verdiler.

Gördüğün ceset İbn-i Rüşt’e ait. Kitaplar ise kendisinin yazdığı kitaplar. Şimdi biz bu cesedi kitaplarıyla beraber gömmeye gidiyoruz.’

Evet, İbn’i Rüşt düşüncelerinden dolayı öldürülmüştü. İnsanların faydalanması için kaleme aldığı kitaplar isebaşkalarını uyandırmaması için onunla beraber gömülüyordu. (4)

Bir tarihçi ve tefsirci olan Taberi ve İmam Nesai’de ( şekilciliği ve mistik hayatı din zanneden) aynı zihniyete mensup Müslümanlar tarafından öldürülmüştür maalesef. Evet, Müslümanlar akleden, sorgulayan ve düşünen bireyleri tekfir etmek-katletmek ve kitaplarını yakmakla uğraşırken batı ise (tüccarları vesilesiyle)tekfir edilen ve öldürülen buâlimlerin kaynaklarını satın alarak kendi memleketlerine götürüyorlardı. (5) Batıdan gelen bu tüccarlar Müslüman aydınların kitaplarını kendi topraklarına götürdükleri andan itibaren yeni bir çağı başlattıklarının farkında değillerdi aslında.

Böylelikle, Müslümanların ‘bizi dinden çıkarır’ dedikleri bu kaynaklar batının istifadesine sunulmuş ve batı  –Hristiyanlığa rağmen- onlardan istifade ederek batı medeniyetini kurmuştur. Anlayacağınız batı tutucu ve radikal Müslümanların tekfir ettiği Müslüman aydınların fikirleri ile medeni bir hayata sahip olmuşlardır. (6) Ogün bugündür batı pozitif ilimlerde her zaman önde olmuştur. Müslümanlar ise                -bugün hala- ‘sarığın nasıl bağlandığı, parmak yalamanın ve misvak kullanmanın hikmeti gibi basit ve komik konular üzerine tartışıp duruyorlar. Böylelikle Allah’ın kanunu ve adaleti vuku bulmuştu: Yani İslam dünyası her geçen gün geriye giderken batı ise her geçen gün ilerlemektedir.

 Örneğin, matbaa icat edildikten yıllar sonra Osmanlı topraklarına (İstanbul) getirilmişti. Getirildi getirilmesine de iki yüz elli yıl boyunca kullanmadı. Ya kim kullandı dersiniz? İstanbul’da ki Yahudiler…

Sanat, resim, siyaset, spor ve pozitif ilimler ile uğraşmayı haram kılan bir zihniyet topluma ne verebilirdi ki? Sosyal hayattan kopan bir din anlayışı hiçbir zaman Allah’ın bize tercih ettiği din değildi ve olamazdı da. Yani Müslüman olmak, önce Müslümanca bir akla sahip olmaktır. Bu aklın en belirgin özelliklerinden biri, "birleştirilmesi emredilenin arasını ayırmamaktır.“ (Bakara, 27) (7)

Oysaki İnsan aklını kullanarak düşünceler arasında, bilginin içinde  yol alır. Aklını kullanamayana ya çocuk ya ahmak deniliyordu. (7) A.ÖZER

AKLETMEYENLER TAKLİT EDER

 O zaman; akletmeden ve sorgulamadan dinini yaşayanlar, dinİ algılarını neye göre şekillendirdiler?

Akıldan yoksun bir algı, soyut bir kavram olan his ve duygunun dışında- akletmenin zıttı olan- ‘taklit’ ile de din algılarını şekillendirdiler. Oysa İmam Maturidi, başkalarının görüşünü körü körüne taklit etmenin batıl olduğunu belirtmiştir.

 Müslümanlar, ticaret veya diğer işlerindeki akıl kullanma teknik ve hassasiyetini dini anlama ve yaşama konusunda neden göstermiyorlar?  Bu soruya verilen rutin cevap şu: ‘Vahiy ile akıl bir olamaz ve birbirleriyle çelişirler.’ Bu soruya yukarıda yeterince cevap verdiğim kanısındayım lakin, aklın vahiy ile çeliştiğini ifade edenler, aklı esir almak isteyenlerdir. Esir alınmış akıldan bir şey üretmesini beklemek imkânsızdır. Bir daha tekrarlamamız icap ederse; bu günkü İslam ülkelerinin geri kalmasının sebebi işte burada –yani sorgulama ve düşünmenin devre dışı bırakılmasında- yatmaktadır. Doğru yorumlardan uzaklaşmış din ilahi amacın dışına çekilmiş geri kalmışlığın sebebini oluşturmuştur.

  Yazıyı özetler ve bir daha başa dönmemiz gerekirse, İslam dünyası yaşamış olduğu sıkıntılardan kurtulmak istiyorsa, öncelikle taklitçiliği bırakmak zorundadır. Batıni ilimlerden sıyrılarak, vahyin gölgesine sığınmalıdır. Düşünme, akletme ve sorgulama yetisine sahip olmalıdır. Zira sorgulamayı bilmeyen nesiller yeni fikirler üretemezler. (8) Yeni fikirler üretmeyen toplumlar değişmez ve değişmeyen toplumlarda asla gelişemezler.

 Sonuç olarak, Müslümanlar ata dinlerini bir daha gözden geçirmeli ve atalarının kendilerinin önüne bıraktığı din anlayışını sorgulamaktan çekinmemelidir.

Ya ataları hiç akıllarını kullanmamış ve doğru yolu bulamamışsalar?
(Bakara:170)

“…halâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Hud:51)

                                                                                                                        Yunus KUŞAN

 

DİPNOTLAR: 1-Bayraktar BAYRAKLI,2- Ercüment ÖZKAN,3-İmam MATURİDİ,4-Şaban Ali DÜZGÜN,5- Ali AKIN,6-Şaban Ali DÜZGÜN,7-Mustafa İSLAMOĞLU, 8-Ahmet ÖZER