yunuskusan1 @ hotmail.com

İnsanoğlunun hayatı boyunca unutamadığı, özlemini duyduğu ve ahlarını çektiği birçok anısı -muhakkak- vardır. Özellikle gün geçtikçe geçmişe olan –böylesi- özlemler daha bir artmaktadır. Örneğin; aramızda ayrılan büyüklerimizin veya dostlarımızın yokluğunu hissettiğimizde içimizde oluşan bir yanma misali. Seküler hayatın zirve yaptığı, egoların bir türlü doymadığı, dünyevi albenilere her gün yenilerinin katıldığı… Yani anlayacağınız her türlü doyumsuzluğu yaşadığımız bu dönemde ilginçtir ki, geçmişte yaşanan huzuru ve saadeti bir türlü bulamıyoruz.

Evlerimiz vardı topraktan

Hani ev sayılarının az, her evin aynı yükseklikte ve tipte olduğu mahallelerimiz vardı. Kerpiçten duvarlarının örüldüğü, duvarlarının çamur ile sıvandığı, zeminlerin genelde toprakların oluşturduğu, damların ağaç direklerin, direklerin üzerine tahtaların, tahtaların üzerine kamışların ve sonunda da kamışlar üzerine –daha önceden samanda bekletilmiş- çamurların kaplandığı evlerden bahsediyorum. Bu anlamda her ev –dışardan bakıldığında- eşit sayılır ve öyle görülürdü.

Hayatın bir parçası halini alan hayvanlarımız vardı.

O dönemler, her ev en az bir inek beslerdi. Dolayısıyla günlük süt ve yoğurt ihtiyaçlarını böylece karşılarlardı. İneğin yanında tavuk, köpek ve kedilerde evde beslenen hayvan türlerindendi. Mahallede ineği olanlar sabahın erken saatinde kalkar ineğini sağdıktan sonra –daha önceden belirlen boş bir arazide- çobanın yaylalara götürmesi için ineğini salıverirlerdi. Akşam olunca inek sürüsü mahalleye girdiğinde her inek –sahibinin- evinin yolunu tutardı. Hayvanlar ile iç içe yaşandığından mıdır bilinmez ama o zamanın insanları daha bir sevgi dolu ve merhametliydiler.

Mert, çalışkan, helalinden kazanan onurlu ve gururlu babalar vardı.

Örneğin biz dokuz kardeştik. Sekiz erkek bir bayan. Babam devlet dairesinde çalışan bir memurdu. Babam genelde sabahın ilk ışıklarıyla uyanan ve işe koyulan biriydi. Sabah ilk iş olarak ineğimizin günlük yemi ile uğraşırdı. Ahırdaki işlerini bitirdikten sonra –temiz giysilerini üzerine çekerek- çalıştığı devlet dairesinin yolunu tutardı. Akşam iş dönüşünde çarşıdan almış oldu bir iki poşet meyve veya sebze ile eve döner üstünü değiştirdikten sonra tekrardan evde yapması gereken işleri ile uğraşırdı. Hafta içi böylesi bir iş hayatı olan babam, hafta sonu yine sabahın ilk ışıklarıyla tarlanın yolunu tutar ve tarla işleri ile akşama kadar uğraşırdı. Yani anlayacağınız boş bir zamanına pek şahit olmazdık. - Akşam sofra başında bir arada olmamız dışında- Bir memur maaşı ile dokuz çocuğa bakan bir babanın emeğinden ve aldığı maaştan bahsediyorum. Günümüz insanıyla kıyasladığımda şaşırmamak elde değil. Evet, bugün iş yok bahanesi ile kahvehane köşeleri koca koca adamların oluşturduğu kitleler ile maalesef dolmuş durumda.

Öğrenciliğimiz

Bir zamanlar siyah önlüklerin üzerine beyaz yakaları taktığımız öğrenciliğimiz vardı. Benim önlüğüm üçüncü eldi. Yanlış okumadınız iki büyük abimden bana kalmış bir önlük. (Tabi ona da bir akrabamızdan kalmıştı) Dolayısıyla yırtılan yerlerin beyaz iplikler ile dikildiği, üzerinde farklı tip ve renklere sahip düğmelerin bolca olduğu siyah bir önlük. Bu önlüğün altına giydiğim yamalı bir pantolon ve bu pantolonun altına giydiğim siyah lastik (hotto) ayakkabılar. Annem her sabah -kaplaması ahşaptan olan- uzun radyomuzda çalan TRT şarkıları eşliğinde- okula gitmemiz için- bizleri uyandırırdı. Kitaplarımızı içine koyduğum poşetten çantam, tandır ekmeği ile otlu peynirin oluşturduğu poşetten beslenme çantam. Okul evimize uzak bir yerdeydi. Dolayısıyla derse yetişmek ve öğretmen tarafından azarlanmamak için erkenden yola koyulduğumuz sessiz ve soğuk sokaklarında sedece öğrenciler ve köpekler vardı.

Neşe dolu bayramlarımız vardı.

Bayram günleri; iple çektiğimiz ve bayram heyecanıyla uyuyamadığımız anlardı. Elbise alacak parası kalmayan bir baba ve çocuğuna giydirecek bir elbise bulamayan çaresiz bir annelerin olduğu bayram günleri… Unutamadığım bir bayram anısı şu: Bir bayram arafesinde bana elbise alın(a)mamıştı. Dolayısıyla sabaha kadar ağlamışım. Annem çaresizlik ve yokluk içinde bir şeyler üretmeye çalışmış. Bir kumaştan -tüm ‘terzi’ becerilerini toplayarak- bir pantolon yapmaya çalışmış. Sonunda pantolona benzemese de o gün bayramı yeni bir giysi ile geçirmemi başarmış. Yokluklar içinde bir şeyler üretebilmenin adıdır anne. Bayram sabahı başucumuza koyduğumuz giysi ve ayakkabıları giyer ve daha önceden -şeker toplamak için- ayarladığımız poşeti kaptığımız gibi komşu ve akrabaların kapılarında bitiverirdik.

Birbirimizi satmadığımız arkadaşlığımız vardı

Sokaklarda topaçlar çevirdiğimiz, bilyeler, kovalamacalar ve top oynadığımız arkadaşlarımız vardı. Cebindekini arkadaşıyla paylaşan civanmerd arkadaşlarımız vardı. İlk aşkımızı paylaştığımız veya mahrem bir konuyu kendisine anlatacak kadar güvendiğimiz arkadaşlarımız vardı. Kavgada birbirimizi satmadığımız yüreği büyük cesur arkadaşlar…

Candan komşular vardı.

Mahallede ev sayısı az olduğundan olacak ki komşular bir birlerini çok iyi tanırlardı. Dolayısıyla mahallemiz büyük bir ev, mahalle sakinleri de o evin bir ferdi gibiydiler. Gidiş gelişlerin sık yaşandığı, bir evde pişen aşın diğer bir evde tüketildiği komşuluk ilişkisinden bahsediyorum. Örneğin, mahallemizde komşuların kendisine ‘ana’ dediği yaşlı bir teyze vardı. Mahalleye annelik yapan bir teyze... Evet, yanlış duymadınız bir mahalleye annelik yapacak kadar koca yürekli bir teyzemiz vardı. İnsanların siyasi partilerle ayrışmadığı bir birlerine düşmanca bakmadığı dönemlerdi o dönemler. Bir birlerinin ahırlarını temizleyecek, ineklerini sağacak ve tandırlarında ekmek pişirecek kadar tevazu sahibi komşular vardı.

Güven kaynağı akrabalar vardı.

Kinin, nefretin ve hasettin olmadığı akrabalık ilişkileri vardı. Yeri gelince aynı tabaktan yediğiniz, zor ve sıkıntılı günlerde aynı çatı altında birleştiğiniz akrabalar. Çocukların bir birlerinin evinde büyüdüğü, aynı yorgan altında uyuduğu akrabalık ilişkilerinden bahsediyorum. Her akşam bir akrabanın evinde toplandığı gece geç saatlere kadar muhabbetlerin yapıldığı günlerdi o günler. Hiçbir menfaatin, gizliliğin, çekiştirmenin olmadığı her şeyin açık olduğu ve açıkça paylaşıldığı dönemlerdi o günler.

Şimdi o günlere sadece bir âh! Çekmekle yetiniyoruz.

Ne oldu bugün farklı bir kişiliğe bürünüverdik. Dün sahibi olduğumuz aynı bedene sahibiz. Ne oldu da değişiverdi hayatımız. Dünya aynı dünya... Yıldızlar, güneş ve ay aynı hiç değişmedi. Dağlar ve kuşlar hep aynı. Değişen sadece bizim vicdanımız, merhametimiz, insanlığımız ve doymayan egomuz…

Yunus KUŞAN