yunuskusan1 @ hotmail.com

I- Kur’an’da Sünnetullah’ın Anlam Alanı


  Gidişat, çığır, iz, takip edilen yol anlamına gelen Sünnet; her şeyin takdirini belirleyen Allah ile ilişkilendirildiği zaman, Kur’an’da Sünnetullah diye isimlendirilmektedir.

Sünnetullah; Yüce Allah’ın yarattığı insan toplumları için belirlediği çığır, hayatın gidiş istikameti anlamını kazanmaktadır. Kısaca insan toplumlarının iradelerinin de bağımlı olduğu, onu hem  yönlendiren hem de çeşitli özgürlük imkanları sunan  “değişmez, kesin ilahi yasalar” demektir.

Yani “Allah’ın kendisi için benimsediği değişmez davranış tarzı”dır.(Ahmet Emin SEYHAN)

  Suyun belli bir noktadan sonra donması veya kaynaması, taşın sertliği, ateşin yakması, mevsimlerin oluşması, ölüm, kadının adet görmesi, ergenlik dönemi, canlılarda hüzün, öfke ve sevinç gibi duyguların oluşması, erkeğin yapısının sert oluşu, karın soğuk olması, güneşin ısı ve ışık yayması, bulutların bir arada toplanarak yağmuru oluşturması… Bu örnekler Allah’ın yeryüzü yasalarından sadece bir kaçı.

Rabbimiz yeryüzünde böylesi ilkelerle insanoğlunun imtihan sürecini başlatmıştır. Tabir-i caiz ise kulun dünyada iyi bir oyun sergilemesi (imtihanını iyi vermesi) için ona mükemmel bir ortam hazırlanmış. Rabbimiz yeryüzünde oluşturduğu bu yasalara öncelikle kendisi uymaktadır ki onu değiştirmez.

“Allah'ın yöntemi (yol ve yordamı) öteden beri hep böyledir ve siz Allah'ın yönteminde hiçbir değişme bulamazsınız!” (Fetih-23)

Örneğin; canlıların acıkması, susaması, yorulması veya uyuması yaratıldıkları günden bugüne hiç değişmeyen bir yeryüzü yasasıdır. Siz hiç doğduğu günden bugüne acıkmamış veya susamamış bir canlıya şahit oldunuz mu?

“Elçilerimizden senden önce gönderdiklerimiz için de [izlediğimiz] yol buydu; Bizim (çizdiğimiz) yolda bir değişme göremezsin.” (İsra, 17/77)

Sünnetullah kavramını müslümanlar çok iyi bilmelidir. Ki bunu bilmek, anlamak ve kavramak tüm müslümanlara farzdır. Sünnetullah, bazı İslami kavramların anlaşılması veya açıklanması için elzemdir. Sünnetullah; bazı kapalı kapıların açılması için önemli bir anahtar görevi görmektedir. Örneğin; Kader, dua, sabır, akıl ve tefekkür konularının daha iyi anlaşılması için adeta bir şifre görevini görmektedir. Bunları biraz açmamız gerekirse:

A: Kader:

Kader konusu yıllardır üzerinde tartışılan lakin tam olarak anlaşılamayan önemli bir konudur.

Kader konusunda bilinen rutin tanım şöyle: Yüce Allah’ın, olacak şeylerin zamanını, yerini vb. özelliklerini bilmesidir. Bu şeylerin zamanı gelince Allah tarafından yaratılmasına ise kaza denir.

Ve kader konusu iki önemli ana başlığa ayrılır.

 1.) Mutlak kaderimiz, yani İrade-i külli:

Evrendeki İlahi bilgisayar olarak kabul edilen Levh-i mahfuzda kayıtlı olan ve Allah'ın iradesini yansıtan kesin ve değişmeyen kaderimizdir. Bu kader dua, büyü veya hiç bir güç, tedbir ve gayretle değiştirilemez. Bizim istek ve bilgimiz dışında oluşan bu kaderin kapsamına, doğduğumuz memleket, dönem, ailemiz, eşimiz, evladımız, işimiz, ecelimiz ve yaşamımızın derinden etkileyecek ve şekillendirecek olaylar girmektedir.

2.) Muallak kaderimiz, yani İrade-i cüzi:

Bu ise kişinin kendi iradesini kullanarak kaderini ve yaşamını şekillendirmesi olarak açıklanabilir. Bunlara özel zevklerimiz, meraklarımız, ikili ilişkilerimiz, olaylar karşısında verdiğimiz tepkiler ve bu tepki ve davranışlarımızı kontrol etme becerilerimiz örnek olarak gösterilebilir.

Evet sünnetullah kavramı iyi anlaşılmadığı sürece net anlaşılamayacaktır.

 İnsanoğlunun -dünyada iken- düşünemeden, akletmeden yani kendi elleriyle yaptıklarından dolayı başına gelen olumsuz hadiselerin faturasını Allah’a kesmesi günümüz kader anlayışının tipik bir örneğidir. Yıllardır alışılagelen yanlış bir bilgi veya inanç ise başa gelen olayların sonunda ‘ ne yapalım Allah’ın kaderi’ inancıdır. Tabi ki mümin, başına gelecek her olay ve hadisede Allah’a sığınır, sığınmalıdır.

 Ki, onların başına bir musibet gelince, "Doğrusu biz Allah'a aidiz ve muhakkak O'na döneceğiz!" derler. (Bakara-156)

 Nedense bu inanca sahip insanlar, başlarına iyi bir musibet geldiğinde -örneğin çok zengin olduklarında- ‘buda Allah’ın kaderidir’ demezler? Kötü bir sonuç olunca Allah’a, iyi bir sonuç olunca da kendine pay çıkarırlar. Şimdi sormak lazım, bu anlayışın neresi kaderdir?

 Sığınma farklı, suçu Allah’a atma farklı bir şeydir. Soma faciasında veya Kâbe’de meydana gelen felaket Allah’ın bir kaderimi yoksa insanların akılsızlığının, doyumsuzluğunun ve tembelliğinin bir sonucumu?  Oysaki Allah: Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. (Şura-30) der.

 

Burada da bir soru sormadan geçemeyeceğim. Müslümanların yoğun yaşamış olduğu ülkelerden olan İran veya Afganistan’da 5 şiddetinde bir deprem meydana gelince onlarca evin yıkıldığına ve yüzlerce insanında öldüğüne ne yazık ki şahit olmaktayız. Ama -müslüman bir ülke olmayan- Japonya’da 7-8 şiddetinde bir deprem meydana geldiğinde ise hiçbir ölümün yaşanmadığına şahit oluyoruz. Sizce bunun müsebbibi Allah ‘mı kulları mıdır? Allah, kendisine iman edenlerin evlerini başlarına yıkacak, kendisine iman etmeyenleri ise güvende tutacak öylemi? Sizce bu ‘adil ‘ olan Allah’ın ‘adaletine yakışır mı?

 Allah Müslümanların kaderine yıkım, ölüm ve gözyaşı yazmamıştır. Allah’ın bir sünnetulahı vardır kim bu sünnete gereği gibi uyarsa kendine rahat bir geleceği inşa etmiş demektir. Lakin kim bu yasaya uymazsa kendine kötü bir akıbet belirlemiştir. Soma’da yaşanan göçük veya Kâbe’de son günlerde yaşanan vinç faciası da böyledir.

 İnsanoğlu;  yeryüzü yasalarını çiğnediğinde veya akletmediğinde başına gelecek her türlü belaya hazır olmalıdır. Burada suçlu ise şüphesiz akletmeyen ve bir türlü doymayan insandan başkası değildir. Çünkü Allah; “…her şey bir kadere (bir düzene, ölçüye, plana) göre yaratılmıştır.” (Kamer-49)

 

B-Dua:

Dua konusu da ümmet tarafından doğru anlaşılmayan ayrı ve önemli bir konudur. Öyle ki, dua konusunda ki yanlış bilgi ve inanç, ümmeti tembelliğe ve kolaycılığa itmiştir. Bu konuyu da sünnetullah kavramından bağımsız düşünemeyiz.

 

  Dua kelime olarak, çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek manalarına gelir. Dinimizde ise dua, Allah’ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesini, sevgi ve tazim duyguları içinde lütuf ve yardımını dilemesini ifade eder.

 

 

Bugün dua bilincimiz, “kul ister Allah’ta verir” gibi rahat ve kolaycı bir inanca sahip. Dolayısıyla halk  –haşa- “lambadan çıkan cin” misali her istenileni yerine getirecek bir Allah anlayışa sahip. Oysa Allah “Herkesin kaderini kendi çabasına kıldık” (İsra-13)derken duanın dilemenin dışında pratik bir eylem olduğunu bizlere açıkça bildirmiştir. Duanın bir eylem olduğunu bu ayet ile net bir şekilde anlıyoruz. Evet Allah’ın sünnettullahı yani yasası ‘her dileğin kabulü değil her çabanın kabulüdür’.

 

C-ÖLÜM:

 Kur'an ölüm olayının fizik bir gerçeklik olduğunu, bunun önüne geçilemeyeceğini, peygamberlerin bile ölümden muaf olmadığını hatırlattıktan sonra peygamberlerin ölümünün bile tek başına mutlak bir felaket sebebi olmaması gerektiğini, ayakta kalabilmenin şartları yerine getirilirse toplumun peygamberin yokluğunda da sağlıksız bir şekilde yaşamaya devam edebileceğini söyler. Kur'an bu tür fiziki faktörlerin tarihte insanlar için bir "sınama" olduğunu belirtir.( (Esra Çiftçi DİNDAR)

Yunus KUŞAN