yunuskusan1 @ hotmail.com


 Dünya değişiyor. Doğa değişiyor. Yeni buluşlar neticesinde bilim, tıp ve teknoloji gelişerek değişiyor. Ve dolayısıyla insanoğlu da fiziksel, ruhsal ve biyolojik olarak değişimler gösteriyor.
Bu kanun, dün olduğu gibi bugünde ve yarında işlevselliğini yerine getirecektir.
Burada üzerinde durmamız gereken asıl konu;

a-      insanın hiç değişmemesi gereken değerlerinin, yani insanı insan yapan değerlerinin değişmiş olması.

b-      şahit olunan kötü gidişat karşısında Müslümanların hiç bir itirazlarının olmamasıdır.

Bir daha hatırlatmamız gerekirse İnsan, İslam fıtratıyla yaratılmıştır. Ve insan doğarken de o fıtrat üzeri doğan bir varlıktır. 
Yani günahsız ve hatasız...
Yani onurlu ve erdemli...
Yani iyi ve merhametli... 
Yani doğru ve dürüst... 
Yani her türlü kirden uzak bir yaratılış…

İşte gerçekleşen tüm değişimlere rağmen bu değerlerimizi -değişmemesi için- korumalı ve bunun mücadelesini iyi vermeliyiz. 
Ama maalesef, saf ve duru bir yaratılışla dünyaya gözlerini açan insanın ‘duru fıtratı’, olumsuz ‘dış etkenlerden’ nasibini almış ve zamanla mutasyona uğramıştır. Ve böylelikle -Allah'ın bir boyası olan- fıtrat, sentetik boyalar (günahlarla) ile boyanarak delalete mahkum olmuştur. Yani İnsanın asla değişmemesi gereken fıtratı büyük bir değişime uğrayarak zalimleşmiş, vahşileşmiştir.
Ve böylelikle Allah; doyumsuzlaşan ve zalimleşen kullarına, kendi özlerini (fıtratlarına dönmeleri için) hatırlatmaları için onlara göndermiştir.
BU toplumlara gönderilen tüm peygamberler olumsuz gidişatlara itiraz etmiştir. 
Hz. İbrahim, Hz. Nuh, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed a.s örnekliğinde olduğu gibi:
Evet:

Her peygamber, zulme itiraz etmiştir.
Her peygamber, adaletsizliğe itiraz etmiştir.
Her peygamber, insan onurunu aşağılayan kişi ve sistemlere itiraz etmiştir.
Bugün Müslümanların en büyük eksikliği; şahit oldukları ifsad’a itiraz etmemeleridir.

Bugün Müslümanlar, ‘bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın’ psikolojisine bürünmüş.
Yani müslümanın;
1- Şahit olduğu haksızlığa, arsızlığa, hırsızlığa ve zulme itiraz etmemesi ve seyirci kalması,
2-Bu anlamda hiç bir kaygı taşımamasıdır.
Böyle olunca da, şahit olunan her türlü arsızlık ve haksızlık müslümanın nazarında sıradanlaşıyor. Ki, en büyük tehlikede budur.
Çünkü sıradanlaşma; duygusuzluğu, hissizliği ve merhametsizliği beraberinde getirmektedir. 
Bu sayılan hasletler ise insanı insan eden değerlerdir.
  Müslümanlar; insanlığı iyilikle, merhametle ve adaletle tanıştırmak, insan onurunu kurtarmak ve bu uğurda mücadele etmek gibi bir kaygıları olması gerekirken, bugün daha fazla kazanma ve daha iyi makamlara ulaşma gibi kaygılara sahip olmuşlardır. Ve maalesef, bu uğurda gösterdikleri mücadele ise dudakları uçuklatacak cinstendir.

  Dolayısıyla; "nerede o eski mücadelemiz?" gibi komik ve samimi olmayan hayıflanmalarla günah çıkarmayı bir kenara bırakmalı ve artık günahlarımızla ciddi yüzleşmeliyiz.
Evet, Müslümanlar ne zaman 'bir itirazımız var' derler ve kaygılarını da hakikate çevirirlerse o zaman topluma söyleyecek bir sözleri olacaktır. Veya o zaman, toplumun kendilerini ciddiye aldığı ve toplumun kendisini dinlediği bir zümre olacaklardır.
Yoksa bugün mal, makam ve kazanma sarhoşluğuna kapılan Müslümanları, artık kimse ciddiye almıyor. Ve hatta -bazı Müslümanların omurgasız ve dalkavuk duruşları neticesinde- Müslümanları nefret edilen bir topluluk haline getirmiştir.
Öyle ki önemli statülere sahip (öğretmen, esnaf, avukat, eczacı, siyasetçi, doktor ve kuyumcu gibi) bazı Müslümanlar dahi artık topluma güven vermiyor.
O halde;
1-samimi bir tövbe, samimi bir okuma ve düşünme olmadıkça,
2-kursağımızdan geçen haramları tekrardan geri kusmadıkça,
3-yetim, fakir, yoksul ve miskinlere merhamet gösterip onlara el uzatmadıkça,
4- mal ve makamdan dolayı Firavun'laşan nefisleri tevazulaştırmadıkça,
5- bir yerlere gelme adına aşağılanan onurlar kurtarılmadıkça,
6-bir yerlere gelme veya daha fazla kazanma adına başkalarını ezmek ve onları hor görme davranışlarından vazgeçmedikçe,
7--statünüz ne olursa olsun-, sokaklara inip halkla bir olmadığınız sürece ne Allah katında ne de insanlığın kalbinde bir yeriniz/ yerimiz olabilir.
Zira mal, makam ve tüm hırslar geçici, amellerin ise kalıcı olduğunu unutmayalım.

Yunus KUŞAN